4 Eylül 2012 Salı

göçebe günlükleri - gün 1 - evden çıkış

Başladım; ciddi ciddi başladım. Bu akşam 19:30 itibariyle evi, odamı ve ev arkadaşımı Burak'a bıraktım ve şu anda göçebe hayatımın ilk akşamının sonlarındayım. Ve bu da yeni blogun ilk yazısı olmuş oluyor; göçebe günlüklerimin ilk yazısı yani (blogun adını "göçebe günler" koydum ama "göçebe günlükleri" veya başka bir şey mi olsa? Önerisi olan olursa, yorum kısmına yazsa mesela, olma mı?). Dün gece (aslında bu sabah) saat beş buçuğa gelirken uyuduğumdan, şu anda çok uzatamayıp bayılabilirim.

Metrobüse, oradan da otobüse atladığım gibi Ekin'lere geldim. Sinan ve Ekin beni süper bir tavuk sote (bişey mantarı ile yapmışlar hem de, neydi o yahu?..), şahane bir takım zeytinyağlı biber dolmaları ve kocaman bir kase salata ile, daha da önemlisi müthiş birer güler yüzle karşıladılar. Beni beklerken de açlıktan ölmüşler bu arada.

Gelmemle yemek masasına oturmam arasında geçen 30 saniyede elimi yıkadıktan sonra yemeye koyulduk. Her şey çok güzeldi yahu, tek bir yemek de "fena değil" olsun, değil mi? Yok, gerçekten çok güzeldi. Bir de kahvaltıyla duruyordum zaten, mest oldum; ayrıca çok yedim. Neyse ki utangaç, çekingen falan değilim de rahat rahat yedim de yedim. Yarasın bence...

Sonra oturduk, çayla birlikte cevizli baklavalarımızı yedik; işin kötüsü onlar da çok güzeldi. Sonra bol muhabbet, paylaşım... Bir ara Sinan'ın, bin beş yüz dakika arkadaşıyla telefonda konuşmasından faydalanıp kendisini de bayağı çekiştirdik, iki arada bir derede. İyi oldu, iyi...

En sonunda da Sinan'in sokmaç adını verdiği oyunu oynadık. Aman ne keyifli bir oyundu o da. Nasıl anlatılır ki... 4'e 4 bişey var, kahverengi ve sarı piyonumtrak şeyler var. Onları bu 4'e 4 şeyden geçiriyorsun, 4'lü sıra yapmaya çalışıyorsun falan. Fotoğrafını çekip paylaşmak lazım, yoksa Dostoyevski-vari betimlemeler yapmam gerekebilir. Ya da belki vazgeçip şu anda durabilirim. Evet, bu daha iyi. Biliyorum, hiçbir şey anlaşılmadı ama yapacak bi'şey yok. Kabaca XOX oyunu tarzı bir oyun aslında yahu. Evet, böyle daha kolay oldu! Ama güzel oyun, kafayı açıyor. Bir de acemi şansımla Sinan'ı 3-2 yenmiş olmam...

Ekin de, Sinan da halet-i ruhiyemi pek merak ettiler ve sordular; ama tuhaf bir şekilde çok normal hissettiğim için çok farklı bir his içinde değil(d)im ki... Sanki her gün evimi bırakıp, başka insanların evinde kalmaya gidiyormuşum gibi(ydi). Sırt çantamı aldım, evden çıktım, kulağımda müzik buraya geldim. Yaşadığım herşeyi bu kadar hızlı kanıksamama şaşırıyorum çokça, ama seviyorum da bu özelliğimi.

Ha bu arada, bu rahatlığım büyük oranda benim kendimi bilmezliğimden kaynaklanıyor olmakla birlikte, Ekin ve Sinan'ın da bunda büyük payı olduğunu unutmayalım. İkinci kez geldiğim bu evde, o kadar rahat ve "misafir değil" hissettirdiler ki, ben de çok hızlı adapte oldum. Damacanadan su alırken yere döktüğümde Ekin'in Vileda'nın yerini söylemesi falan mesela... Güzel güzel, pek güzel.

Öyle işte; yatacağım yavaştan. Yarın çok iş var. Deniz'le kahvaltı organizasyonu, sonra Korhan'la kısa bir buluşma, sonra müsaitlerse Duygu ve Kutsal'lara gitmece, sonra akşam GeziJam toplantısı (toplantıyı her nerede yaparsak, öncesinde yemek yapmayı da umuyorum.), hatta sonra bi plan daha... Arada bugün terk eylediğim "evim"e de uğramam lazım az bi'şey... Neyse ki çalışmıyorum yahu; bunca işin altından nasıl kalkardım, nice olurdu halim ("nice"yi de hep ingilizce "nays" gibi okuyorum zaten.)

Böyleyken böyle oldu; ilk günüm sona eriyor. Keyfim son derece yerinde, böyle de devam eder bence. Hadi bakalım...

1 yorum:

  1. bence "göçebe günler" olarak kalsın çünkü böyleyken günlerin göçebeliğini vurguluyor şair, lakin (mamafih demeyi çok istemiştim ama uymadı) göçebe günlükleri olsa günleri değil kişiyi vurgulardı hafazanallah.

    YanıtlaSil